“Kızgınken içimizden geçen her cümleyi, ilişkinin tamamı hakkında verilmiş bir karar sanabiliyoruz.”
Merhaba sevgili okur, nasılsınız?
Diyelim sevdiğiniz biriyle tartıştınız. Konu kapandı deniyor ama pek kapanmışa benzemiyor; insanın mutfak dolabını kapatışından da anlaşılır bazen. Sonra o kişi dışarı çıkmaya hazırlanıyor. Hava soğuk. İçinizden “Üzerine bir şey alsana,” demek geliyor. Tam söyleyecekken duruyorsunuz. Bir dakika, biz buna kızgındık. Şimdi üşümesini istemediğimizi belli edersek tartışmada elde ettiğimiz bütün mevzileri kaybeder miyiz?
İnsanın sevgisiyle öfkesi arasında böyle tuhaf bir disiplin kurulu çalışabiliyor. Kızgınsan merak etmeyeceksin. Seviyorsan bu kadar kızmayacaksın. Birini özlüyorsan söylediklerini affetmiş olmalısın. Duyguların kendi aralarında anlaşması bekleniyor; bize de imzalı sonucu yaşamak kalıyor. Keşke bu kadar muntazam olsaydık. Ama galiba biraz sıkıcı olurduk.
Aynı insana kızıp onu düşünmek mümkün. Sözünden incinip yaptığı bir şeye gülmek de. Fakat bazen bu geçişleri kendimize yakıştıramıyoruz. Az önce bu kadar canımız yanmışken nasıl gülümsedik? Demek ki abarttık. Ya da dün yanında huzurluyduk, bugün sesini duymak istemiyoruz; demek ki sevgimiz hakkında yanıldık. Bir akşamın duygusundan, birlikte geçirilmiş bütün zamana hüküm çıkarıyoruz.
Burada bir tereddüdüm var. “İnsan karmaşıktır,” deyip her şeyi aynı torbaya koymak da kolay. Bir ilişkide sürekli korkuyor, aşağılanıyor, kendimizi korumak zorunda kalıyorsak arada beliren şefkat bunları hükümsüz kılmaz. Sevgi hissetmek, o ilişkide kalmak için tek başına yeterli bir gerekçe olmayabilir. Hissettiğimiz yakınlıkla birlikte bize nasıl davranıldığına da bakmamız gerekir.
Benim kurcalamak istediğim, gündelik bir çatışmada sevgiyi geçici olarak yasaklama hâlimiz. Bazen kızgınlığımız ciddiye alınsın diye soğuk kalmamız gerektiğini düşünüyoruz. Biraz yumuşarsak karşı taraf hiçbir şey olmamış sanacak. Gülümsersek konuşulması gereken mesele yine unutulacak. Açıkçası, geçmişte böyle olduysa bu endişe pek anlaşılmaz değil. İnsan söylediğinin duyulması için yüzünü de nöbete bırakabiliyor.
Fakat o nöbet yorucu. İçimizdeki her sıcaklığı geri çeviriyoruz. Sofrada ekmek uzatırken bile siyasi bir taviz veriyormuş gibi hissediyoruz. Ekmek bu, kardeşim. Yine de nasıl uzattığımız üzerine üç farklı yorum çıkabiliyor. Birlikte yaşamanın yoruculuğu bazen büyük fikir ayrılıklarından çok, her hareketin açıklama istemesinde saklı.
Şöyle bir cümleye yer var mı acaba: Sana hâlâ kızgınım, üşümeni de istemiyorum. Gündelik ilgiyi sürdürebilir, incindiğimiz yere yeniden dönebiliriz. Karşı tarafın da bunu duymaya razı olması gerekir elbette. “Bak güldün, demek geçti,” denildiğinde konuşmak iyice güçleşir. Bir gülüşün ardından hâlâ söylenecek şeyler bulunabilir.
Öfkemizi sürdürmek için sevdiğimiz insanı gözümüzde bütünüyle sevimsizleştirmeye de ihtiyaç duyabiliyoruz. İyi taraflarını hatırlarsak iddiamız zayıflayacak sanıyoruz. Oysa birinin güzel yanlarını bilerek de davranışına itiraz edebiliriz. Hatta belki o zaman itirazımız daha belirgin olur: Neye kızdığımızı, neyin değişmesini istediğimizi söyleyebiliriz. Karşımızdaki insanın bütün varlığını tartışmaya açmadan.
Bunu yazarken ne kadar kolay duyulduğunu fark ediyorum. Tartışmanın ortasında insanın sözcük seçme kabiliyeti pek parlak olmayabiliyor. Bazen yalnızca uzaklaşmak istiyoruz. O arada kesin bir hüküm vermeden durmak bile yeterince güç. Kendimizden aynı anda hem incinmiş hem fevkalade zarif olmamızı beklemeyelim. Biraz zaman sonra dönüp ne olduğunu konuşabilmek de kıymetli.
Sevgili okurlar, birine kızdığınızda ona duyduğunuz sevgiyi saklamak zorunda hissediyor musunuz? Yumuşadığınız bir anda bile hangi itirazınızın duyulmaya devam etmesini isterdiniz?
Bir Cevap Yazın