“Bir arkadaşlık eskisi gibi sürmediğinde, birlikte yaşanmış yıllar da birden geçersiz olmuyor.”
Merhaba sevgili okur, nasılsınız? Bu pazar gecesinde bir mesajlaşmanın en tanıdık cümlelerinden birine bakalım: Mutlaka görüşelim.
İkimiz de yazıyoruz. Bazen gerçekten istiyoruz. Sonra tarihler uyuşmuyor. Birimizin çocuğu hastalanıyor, diğerinin işi uzuyor, bir hafta daha geçiyor. Yeniden konuştuğumuzda görüşemediğimiz için özür diliyoruz. Bir süre sonra arkadaşlığımızın en düzenli faaliyeti, görüşememiş olmaktan söz etmek oluyor.
Eskiden böyle değildi. Eskiden buluşmak için bu kadar hazırlık gerekmiyordu. Aynı okuldaydık, aynı sokaktan geçiyorduk, iş çıkışında zaten birbirimizi görüyorduk. Şimdi bir kahve için iki takvimin, şehrin trafiğinin ve birkaç insanın uyku saatinin anlaşması gerekiyor. Dostluk sürüyor olabilir ama lojistik biraz bozulmuş.
Yine de bunu yalnızca yoğunlukla açıklamak istemiyorum. Bazen zamanımız var; eski yakınlığı sürdürme isteğimiz aynı değil. Ortak konuşmalarımız azalmış, hayatlarımız başka yönlere gitmiş. Birbirimizi hâlâ seviyoruz ama buluşma fikri eskisi kadar doğal gelmiyor. Bunu söylemek, “Çok yoğunum,” demekten daha zor. Çünkü hemen geçmişe dair bir şüphe beliriyor: Demek o kadar da yakın değilmişiz.
Oysa bir zamanlar gerçekten yakın olmuş olabiliriz. O insan o dönemde bizi anlamış, yanımızda durmuş, hayatımızın önemli bir parçası olmuş olabilir. Bugün aynı yakınlığı kuramıyor olmamız, geçmişte olanı sahte yapmaz. İlişkinin şimdiki biçimini kabul etmek için eski günleri küçültmemiz gerekmiyor.
Fakat bazen tam tersini yapıyoruz. Mesafe açılınca geçmişte gözümüze batmayan şeyleri toplamaya başlıyoruz. Zaten hep böyleydi. Zaten bir kere de şunu yapmıştı. Arkadaşlığın değişmesine bir gerekçe ararken, bütün geçmişi bugünkü kırgınlığa benzetiyoruz. Ayrı düşebilmek için karşı tarafın en başından beri kötü bir arkadaş olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz.
Bazen gerçekten uzun süredir dengesiz bir ilişkiyi yeni fark ediyoruzdur. Hep arayan bizizdir, ihtiyaç duyduğunda gelen odur. Buna bakmak gerekir. Fakat her azalan görüşmenin içinde ihmal, her sessizliğin içinde değersizleştirme bulunmayabilir. İnsanların hayatında bakım yükü, para sıkıntısı, hastalık, yorgunluk vardır. Bir arkadaşlığı değerlendirirken yalnızca kimin kaç mesaj attığını sayarsak bazı önemli şeyleri kaçırabiliriz.
Bir yandan da kendi kırgınlığımızı sürekli koşullarla açıklayıp yok saymak zorunda değiliz. Onun neden arayamadığını anlayabilir ve yine de aranmayı özleyebiliriz. İki cümle aynı anda doğru olabilir. Yakınlık bazen tam da bu ikisini birlikte konuşabildiğimiz yerde yeniden mümkün olur: Hayatının zor olduğunu biliyorum. Seni de özlüyorum.
Benim burada takıldığım, eski biçimin tek mümkün biçim sayılması. Eskiden her şeyi ilk ona anlatıyorduk; artık anlatmıyorsak ilişki bitmiş gibi geliyor. Oysa bazı arkadaşlıklar daha seyrek, başka bir yoğunlukta sürebilir. Bazıları yalnızca belirli şeyleri paylaştığımız bir yere dönüşebilir. Bu değişimi iki taraf da istiyorsa, eski yakınlığın eksik bir kopyası olmak zorunda değildir.
Bazılarıysa gerçekten sona erer. Büyük bir konuşma yapılmadan, kötü biri bulunmadan. Bu da üzücü olabilir. İnsan yalnızca kavga ettiği arkadaşını kaybetmez. Hâlâ iyi dileklerle andığı, fakat artık hayatında yeri olmayan birini de özleyebilir. O özlemin mutlaka yeniden buluşmayla çözülmesi gerekmeyebilir.
Belki “Mutlaka görüşelim,” demeden önce ne istediğimizi kendimize biraz daha açık söyleyebiliriz. Bu insanla bugün vakit geçirmek mi istiyorum? Yoksa artık eskisi gibi olmadığımızı kabul etmek zor geldiği için buluşma ihtimalini hep açık mı tutuyorum?
Sevgili okurlar, hangi arkadaşlığınızı bugünkü hâliyle görmekte zorlanıyorsunuz? Eski yakınlığınızı aynen geri getirmeye çalışmasanız, aranızda şimdi neyin mümkün olduğunu merak edebilir misiniz?
Bir Cevap Yazın