“Bir geçmişi paylaşmak, o geçmişin herkesin içinde aynı biçimde yaşadığı anlamına gelmez.”
Merhaba sevgili okur, nasılsınız? Bu pazar gecesinde eski bir aile hikâyesinin anlatıldığı sofraya oturalım. Birisi çocukluktan söz ediyor. “Ne güzel günlerdi,” diyor. Yanındaki kardeşi aynı günleri hatırlayınca geriliyor. Üçüncü kişi araya giriyor: “Abartma, öyle değildi.” Daha tatlı gelmeden geçmiş yeniden tartışmaya açılıyor.
Aynı ev, aynı yıllar, aynı insanlar. Nasıl bu kadar farklı şeyler hatırlıyoruz?
Belki önce aynı evin içinde gerçekten aynı yerde durup durmadığımızı düşünmek gerekir. Birimiz büyük çocuktuk, birimiz küçüktük. Birimize sorumluluk veriliyor, diğerimiz korunuyordu. Birimiz o yıllarda evde daha çok vakit geçiriyordu, diğerimiz okuldaydı. Aynı akşamın içinde biri korkmuş, biri olanı hiç fark etmemiş olabilir. Adresimizin ortak olması, yaşadığımız her şeyin de ortak olduğunu göstermiyor.
Fakat biri geçmişi bizim bildiğimizden farklı anlattığında bunu hemen kabul etmek kolay değil. “Ben mutlu değildim,” dediğinde, sanki bizim mutlu hatıralarımızı da elimizden alıyor. Biz de kendimizinkileri korumak için onun anlattığına itiraz ediyoruz. Oysa aynı yaz tatilinde birinin çok eğlenmiş, diğerinin yalnız hissetmiş olması mümkün. Birinin sevincinin gerçek olması için ötekinin sıkıntısının uydurma olması gerekmiyor.
Elbette hatırladığımız her ayrıntı kusursuz değil. Bir olayın tarihini karıştırabilir, kimin ne söylediğini farklı anımsayabiliriz. Bu yüzden somut bir iddiayı yalnızca güçlü bir duyguyla doğrulamış sayamayız. Fakat ayrıntılardan emin olmamak, birinin anlattığı duyguyu baştan geçersiz kılmayı da gerektirmiyor. “Ben o konuşmayı hatırlamıyorum,” ile “Senin böyle hissetmen saçma,” arasında epey mesafe var.
Bazen o mesafeyi çok hızlı geçiyoruz.
Çünkü anlatılan şeyi duymak, bildiğimiz aile hikâyesini değiştirebilir. Hepimizi koruduğunu düşündüğümüz biri, birimizi yalnız bırakmış olabilir. Şaka diye hatırladığımız bir davranış, başka biri için her seferinde utanmak anlamına gelmiş olabilir. Böyle bir şeyi dinlemek, yalnızca geçmiş hakkında bilgi almak değildir. Sevdiğimiz insanlara ve bazen kendimize bakışımızı da zorlar.
İnsan bu zorluktan kaçmak için hemen niyetlere sığınabilir. “Ama seni severdi.” Sevebilir. “O da zor zamanlardan geçiyordu.” Geçmiş olabilir. Bunlar konuşulabilir şeyler. Fakat birinin yaşadığını anlatmasına fırsat vermeden sıralandığında, açıklama dinlemenin önüne geçiyor. Daha ne olduğunu duymadan herkesin neden öyle yaptığını anlatmaya başlıyoruz. Aile tarihi konusunda fevkalade hazırlıklıyız; karşımızdaki insan konusunda biraz aceleci.
Bunun tersine de dikkat etmek gerek. Ailede biri başka türlü hatırlıyor diye onu hemen inkârcı ilan edemeyiz. Gerçekten görmemiş, duymamış, o sırada başka bir yerde olmuş olabilir. Bir insandan yaşamadığı bir şeyi yaşamış gibi anlatmasını beklemek de onu dinlemek sayılmaz. Birbirimize yaklaşmak, bütün hatıralarımızın aynı cümleye dönüşmesini gerektirmeyebilir.
Belki konuşmanın amacı ortak bir sonuca hemen ulaşmak olmadan da dinleyebiliriz. “Ben başka türlü hatırlıyorum ama senin için nasıl olduğunu duymak istiyorum,” diyebiliriz. Sonra gerçekten duymak gerekir tabii. İçimizden düzeltilecek yerleri işaretleyerek bekliyorsak, cümlenin nezaketi pek işe yaramaz.
Bazı konuşmaların ardından anlaşmazlık kalacaktır. Bazılarını sürdürmek güvenli veya mümkün olmayacaktır. Her aile sofrasında bütün geçmiş çözülecek diye bir şey yok. Yine de bir başkasının deneyimine yer açmak, kendi çocukluğumuzu tamamen silmemizi gerektirmeyebilir. Aynı hikâyenin içinde yan yana duran, bazen birbirine hiç benzemeyen hayatlar olduğunu fark edebiliriz.
Sevgili okurlar, ailenizde hangi hatıranın yalnızca tek türlü anlatılmasına izin veriliyor? Bir yakınınız başka türlü hatırladığında, onu dinlemek için kendi hikâyenizin hangi kısmını bir süre açık bırakabilirsiniz?
Bir Cevap Yazın