Bu yaşta acemi olmak

“Bir şeyi öğrenmek istediğimiz hâlde, onu henüz bilmeyen kişi olarak görünmeye razı olmayabiliriz.”

Merhaba sevgili okur, nasılsınız? Ekim’in bu pazar gecesinde sizi biraz mahcup bir yere davet etmek istiyorum: Bir şeyi ilk kez yaptığımız o tuhaf ana. Elimiz nereye konacak bilmiyoruz. Herkes anlamış gibi görünüyor. Biz üçüncü kez sormamak için anlamış gibi yapıyoruz. Öğrenmeye geldik ama öğrenmek için gereken ilk şeyi, bilmediğimizi, mümkün mertebe gizliyoruz.

Diyelim bir dans kursundasınız. Hoca sağ diyor, siz solunuza gidiyorsunuz. Sonra doğru tarafa döneyim derken birinin ayağına basıyorsunuz. Henüz on dakika olmuş ama zihniniz kararını vermiş: Bana göre değil. İnsan kendi bedeninin hangi yöne döndüğünü çözemeden karakteri hakkında kapsamlı sonuçlara ulaşabiliyor.

Oysa belki yalnızca ilk dersiniz.

Çocukların acemiliğine daha kolay yer açıyoruz. Kalemi tuhaf tutabilirler, aynı soruyu yeniden sorabilirler, bir şeyi öğrenirken komik görünebilirler. Yetişkinlikteyse sanki bilmemiz gereken her şeyi çoktan öğrenmiş olmamız bekleniyor. Bir yerde işimizi iyi yapıyoruz, birilerinin danıştığı insanız, ev geçindiriyoruz. Sonra başka bir odaya girip en basit şeyi yapamıyoruz. O odada unvanımızın pek faydası yok. Profesör de olsanız keman ilk gün kötü ses çıkarabiliyor. Kemanın akademiye hürmeti sınırlı.

Burada canımızı sıkan yalnızca yapamamak mı, merak ediyorum. Yoksa bizi yapabilir bilen insanların karşısında başka türlü görünmek mi? Birinin yardımına, tekrarına, sabrına ihtiyaç duymak. “Ben bunu anlamadım,” demek. Üstelik karşımızdaki bizden gençse işler biraz daha karışabiliyor. Yaş aldıkça her konuda kendiliğinden ilerlediğimize dair sessiz bir beklentimiz var sanki. Keşke. O zaman doğum günlerinde yabancı dil seviyemiz de yükselirdi.

Bazen bu mahcubiyet gelmeden kendimize bir açıklama hazırlıyoruz. Yetenekli değilim. Zaten zamanım yok. O kadar da ilgimi çekmiyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Gerçekten vakit bulamıyor, ücretini karşılayamıyor, yoruluyor olabiliriz. Her başlanmamış uğraşı korkuya bağlamak da insanın hayatındaki koşulları görmemek olur. Fakat bazen imkânımız olduğu hâlde, başlangıçtaki beceriksizliğe katlanmak istemediğimizi fark edebiliriz.

Çünkü hayalimizde genellikle öğrenen kendimiz yoktur. Piyano çalan, güzel resim yapan, rahatça yüzebilen kendimiz vardır. Aradaki uzun, tekrarlı ve pek etkileyici görünmeyen günleri atlamışızdır. Bir şeyi yapmak istiyoruz; yapmayı öğrenirken nasıl görüneceğimizden hoşlanmıyoruz.

Ben de burada acemiliği övüp herkesi yeni bir kursa yazdıracak değilim. İnsan her alanda gelişmek zorunda değil. Bazı şeyleri denedikten sonra sevmeyebiliriz. Bir uğraşı bırakmak da başlı başına başarısızlık sayılmaz. Fakat denemeden önce kendimiz hakkında verdiğimiz hükümle, deneyerek anladığımız şey arasında fark var. Birinde kendimizi tanıyoruz; diğerinde bazen kendimizden ne beklenmesine izin verdiğimizi koruyoruz.

Belki bir başlangıcı hemen kimliğimizin parçası yapmamıza da gerek yok. İlk resmimizi yapınca ressam olup olamayacağımızı düşünmeyebiliriz. O resimde oranları tutturamamış biri olarak kalabiliriz bir süre. Bundan bütün kişiliğimize bir sonuç çıkarmadan. İnsanın yaptığı kötü bir resim, onun hakkında o kadar çok şey söylemeyebilir. Belki yalnızca perspektifi henüz öğrenmediğini söylüyordur.

Bu hafta aklınıza gelip de kendinizden uzaklaştırdığınız bir uğraşı düşünün. Öğrenme isteğinin hemen ardından hangi cümle geliyor? “Bunun için geç kaldım,” mı? “Beni böyle görmesinler,” mi? Yoksa gerçekten “Ben bunu istemiyorum,” mu?

Sevgili okurlar, hangi konuda başlangıç seviyesinde olmaya kendinize izin vermiyorsunuz? Bir süre beceremeyeceğinizi baştan kabul etseniz, neyi denemek isterdiniz?

Bir Cevap Yazın